site stats
"Çetrefilli Sorulara Gözüpek Yanıtlar"
YM_81_008a.jpg

Uğur Tanyeli

Yenimimar 81 - Ocak 2010

Türkiye'de mimari çeşitlilik mi, o da ne?

Türkiye'de genel olarak çeşitliliğin aykırılıkla eş anlamlı olarak kulanıldığını vurgulayan Uğur Tanyeli, mimarlığın da bu manzara içinde olsa olsa herkes kadar sorumlu olduğunu belirtiyor.

"Türkiye'de çeşitlilik" şeklinde bir ifade düpedüz bir oksimoron. Çelimsiz bir oğlana Gürbüz, aptal bir kıza Zekiye diye ad koymak gibi bir şey. Türkiye'de toplumun çok geniş bir kesiminin çeşitlilikle ve çeşitlenmeyle ciddi bir sorunu var. Entelektüel enerjisini çeşitlilik üretmek bir yana, mevcut farklılıkları tasfiyeye, ortamdaki çeşitliliği gidermeye yönelten, fikir birliğini idealize eden, kutsayan bir anadamar var burada. Çeşitlilik üretmek için, önce farklı düşünme, hissetme ve yapma yollarını, hem bireysel tercihler, hem de grup davranışı bazında meşru sayan bir toplumsal ruh hali yaratmak gerekiyor. O ruh halini yaratmak içinse, farklılık ürete ürete ortamı farklılığa alıştırmak... Ama, tek bir doğruluk rejimi tesis edip herkesi ona itaat ettirmeye çalışmanın egemen tavır olduğu bir yerde çeşitlilik kolay kolay üretilemiyor. Daha doğrusu, sürekli olarak ve ister istemez farklılıklar üreten, çoğullaştıran bir dünyada böyle bir türdeşleştirme iradesi bitimsiz bir meşruiyet bunalımına yol açıyor. Sadece bazı davranışların doğru ve geçerli, çok önemli kesimininse sapma sayıldığı verimsiz bir çatışma ortamı inşa ediyor. Böyle bir yerde, düşünsel çabaların ana hedefi, sapkınları yola getirmek ve ortama tekil bir "doğru"yu empoze etmeye uğraşmak olacaktır.

Mimarlık bu ortamda varlık kazandığına göre, onun da aynı tekilleştirici, türdeşleştirici iradeye boyun eğmesi olağan. İki biçimde boyun eğiyor: Birincisi, mimarlık düşüncesi bağlamında farklı düşüncelerin iştahla üretilip tartışılması engelleniyor. İkincisi, mimari tasarımda morfolojik çeşitlenme şansı ve farklı beklentileri anlama ve sorunsallaştırma imkanı azalıyor. Her ikisini de kısaca açıklayayım.

Birincisi, yani mimarlık düşüncesi bağlamında Türkiye'nin çatlak ses istemediği söylenebilir. Farklı her görüşü "çatlak ses" olarak tanımlamak neredeyse genelgeçerdir. Bunu iyi biliyorum. Ne zaman bir konuda orada dile getirilen görüşlerin aksi doğrultuda bir söz söylesem, en azından bir grup insanın suratıma sanki bir inatlaşma uğruna en akla uygun ve tartışılmayacak kadar apaçık gerçekleri yadsıyormuşum gibi baktığına tanık olurum. Benim de o konuda aslında onlarla aynı şekilde düşündüğümü, ama sırf tartışma çıksın, sansasyon olsun diye muhalefet eder gibi yaptığımı ima eden bakışlardır bunlar. Bazen bunu açıkça söyleyen de çıkar. Örneğin, Sinan konusunda iki yıl önce bir gazete söyleşisinde söylediğim birkaç "aykırı" söz, ülkenin en kıdemli mimarlık tarihçilerinden biri tarafından şöyle yorumlanmıştı: "Şöhret edinmek için her zaman böyle laflar edenler çıkar". Dikkat edilirse, bu yargıyı veren için, farklı sözün gerekçesi başka bir teorik pozisyondan konuşmak değildir; olsa olsa o "aykırı" sözü söyleyen adam dikkat çekmek için aykırılığın ürettiği sansasyona güveniyordur. Sanki mimarlıktan konuşan kişi, bir defilede hesaplı bir unutkanlıkla göğsünün ucunun gözükmesine fırsat veren manken gibi davranmakta ve rol çalmaktadır. Belli ki, türdeşliğe iman edenler, değil farklılığa, farklı düşünme imkanına bile inanmazlar. Farklılık adeta yalnızca bir inatlaşma uğruna varedilebilir. Yoksa, herkes zaten doğal olarak, kendiliğinden aynı fikirde olacaktır!

Böyle bir konuşma zemininde bulununca, kente ve mimarlığa ilişkin tartışmalarda sadece "olağan şüpheliler"i bir kez daha karakola çağırmak dışında bir entelektüel çaba gerekmez. Sorunların müsebbipleri zaten bilinmektedir. Fiziksel çevre yanlışlarının bildik kötü adamları (örneğin, siyasetçiler, müteahhitler) vardır; onların bildik kötülük formatları (örneğin, rant yağması, hırsızlık, oy avcılığı) vardır; adları ve eylemleri sıralanıp lanetlenirler. Düşünmek, bu yineleme ve lanetleme töreninin diğer bir adıdır sadece.

Yıllar önce Şerif Mardin Türkiye'de aydını aydın kılan bir temel davranış özelliğinin, "daemonic"in, yeşermediğini söylerken biraz da bu hali kastediyordu. Aydın, geleneksel "alim"in aksine, şeytansı bir hınzırlıkla düşünüp başkalarıyla çelişmekten korkmayan, açmaz üretmekten rahatsız olmayan, bilgi konstrüksiyonlarının güvenilirliğine çomak sokmaktan kaçınmayan, iyilik ve doğruluğun yanında olmak gibi sahte bir misyon fikriyle hareket etmeyen, ancak üzerinde uzlaşılmış olanları yinelemekten huzursuz olan insandır. Çünkü, iyilik ve doğruluğun tanımlarının çoğul olduğuna ve sınırlarının belirsizliğine inanandır o. Dahası, her iyilik ve doğruluk tanımının aynı zamanda da bir iktidar tanımladığını bilir. Onun kişiliğinde o yüzden, ortamdaki basmakalıp doğruluk idealleriyle uyumlu olmak gibi bir yön yoktur. Çünkü, toplumsalla olan kendi trajik çelişkisinin farkındadır, ama o çelişkiyi yüceltmez, kutsamaz da; sadece bilir. İçindeki o "daemonic" taraftan ötürüdür ki, yeni açıklama imkanları, yeni ifade yolları, yeni kavrayışlar peşindedir. Bunların yaratacağı toplumsal açıdan dışlanma tehlikesini o sayede umursamaz. Sözgelimi, Oedipus kompleksini icat eden Freud'da bulunan haslet budur. Freud, geleneksel anne-oğul ilişkisinin kutsallığı kalıbına iman edenlerin asla sahip olmadığı o "daemonic"e sahip olduğu için, bir dizi cinsel tabunun insanın olağan ruhsal yapısının bileşenleri arasında olduğunu iddia edebilmiştir. Türkiye ise çoğunluğun hoşuna gitmeyen bir iki cümle söylediği için ABD'de yaşamak zorunda kalan Orhan Pamuk'un ülkesidir.

En azından potansiyel olarak "daemonic" yönü olmayan bir öznenin düşünmesi düşünme değil. Mimarlık düşüncesi bağlamında da bu böyle. Türkiye'de pek az rastlanır olduğunu anlamanın en iyi yolu şu: Her yıl artık yüzlercesi yazılan mimarlık konulu akademik tezler sayısız yeni sorunsalı (yani düşünsel çeşitliliği) gündeme taşırmış gibi gözükmelerine karşılık, önemli bölümü başka görüşlerle asla tartışmaya girişmez. Kendi savlarını başkalarıyla itişmeden, sadece yandaş alıntıları ardarda sıralayarak savunurlar. Kimsenin ayağına basmazlar. Oysa, daha önce söylenmişlerle çatışmadan yeni söz söylenemez. Yeni söz söylenmeden de çeşitlilik üretilemez. Çünkü, çeşitlilik zaten bilinegelenlerin aynı anda hep birlikte ortamı doldurmalarıyla varolmaz. Çeşitlilik, bilinegelenlerle yeni sözlerin dinamik bir karşıtlık ilişkisi içinde asabi diyaloglar kurduğu yerin durumudur.

Böyle bir entelektüel ortamda mimari tasarımda çeşitlilikten konuşmak ne kadar mümkün? Oldukça az. Savımı en kolay doğrulayan örnek olarak Türkiye'de güncel konut mimarisindeki tasarımsal çeşitlilik meselesini ele alacağım. Tüm ülkenin akıl durduran bir doyumsuzlukla konut ürettiğini hatırlatıp, ortada farklı kaç konut mimarisi çözümüne rastlandığını soracağım. Ölçek olarak tek aile evinden apartmana, gökdelene ve kapalı siteye dek her boyut ve tipolojiyi dikkate almayı deneyin. Yıllık konut üretimi Türkiye'den çok daha az olan kimi ülkelerde buradakinden çok daha geniş bir çeşitlilikle karşılaşıldığı rahatça söylenebilir. Türkiye'deki kentsel konut tipolojisi birkaç yalın örüntüye indirgenmiştir: Ayrık düzen tek aile evi ile ayrık düzen apartman bloğu çeşitlilik sınırını tanımlar. Bu ülkede başka yerlerdeki en harcıalem konut tiplerine bile neredeyse rastlanmaz. Örneğin, dizi konut, teras ev, atriumlu çözümler yoktur. Araziye basamaklanarak oturan kompakt çözümler denenmez. Teknolojik atılım denemeleri yapılmaz. Doğal alternatif malzemeleri kullanarak yapılmış evler yoktur. Aktif ekolojist, sıfır enerji tüketimli ve sıfır atık üretimli konut denemelerine hiç rastlanmaz. Türkiye için tipik kerpiç gibi bir malzemeyle bile, ABD ve Avustralya, hatta İngiltere'deki kadar çağdaş konut yapısı inşa edilmemiştir. Bir avuç mimarın çabaları olmasa, apartman tipolojisinde ve estetiğinde de çok geniş bir türdeşlik egemendir. Hemen her ülkede mimarların biçimlenme bazında en cüretli çözümleri denediği, uçları zorladığı yapılar zenginlerin tek aile evleriyken, burada o konuda bile böyle birkaç örnek bulunur en fazla. Fakat, hiçbir yoksunluk için sorumluluğun mimarlara ait olduğunu iddia etmem. Olsa olsa genel manzaradan herkes kadar mimarlar da sorumludur.

Yapı türü özelini bırakıp, çeşitlilik meselesine tasarımsal yaklaşım bağlamında göz atalım. Mimarlık dünyasının dijital bir devrimle sarsıldığı bir çağda yaşıyoruz. Non-standard geometrilerin mimarlıklarını deneyen, hatta artık denemenin de ötesine gidip, böyle güncel mimarlıklar üreten bir çağda Türkiye'de bu alanda neler yapılmakta olduğu sorulabilir. Başka bir yerde anlattığım gibi, artık biçimi değil, onu vareden süreci tasarlamaya yönelen bir grup mimarın (örneğin, UN Studio) yaklaşımlarıyla çağ açtıkları bir dönemde burada da yeni yaklaşımlar geliştirmek tabii ki gerekiyor. Bunun ise hiç denecek kadar az denendiği aşikar. Ama, yeni mimari epistemolojiler bir yana, sadece tasarım estetiği açısından bile, Türkiye'de ne kadar az çeşit arayışı gözlemlendiği düşünülürse, teknokültürel alandaki kıtlığa hiç şaşırmıyoruz. Sözgelimi, okuyucu kendisine, yaklaşık 40.000 (mimarın değil) mimarlık diplomalı insanın mevcut olduğu bu ülkede tasarladığı yapılarla aleladenin dışına çıkan kaç mimar bulunduğunu da sormalıdır. Bunun cevabı, kaç kişinin kişilik yapısında o biraz önce sözü edilen "daemonic" yön varsa o kadar, şeklinde olacak. Mimarlığa ilişkin kalıp yargıları, alışkanlıkları, stereotipik beklentileri sorunsallaştıracak olanlar işte o "şeytansı hınzırlar"dan başkaları değil. Ortam o hınzırlıklarla çeşitleniyor; yeni açılımlar öyle ortaya konuyor.

Yıllar önce askerliğimi yaparken, aykırı bir hareket yapanı "Çeşit misin sen?" sorusuyla azarlayan bir çavuş hatırlıyorum. Türkiye'de çeşitliliğin anlamı konusunda konuşmak isteyenler önce o ifadedeki vahameti farketmelidir. Farklılık ve çeşitlenmeden böyle ölümüne nefret eden bir ortamda "daemonic" değil, olsa olsa "meleksi" bir uyum ideali üretilir. Dikkate edilirse, "uyum üretilir" demedim, "uyum ideali üretilir" dedim. Çeşitlilik ise uyumu yücelten ve amaç kılan bir entelektüel iklimde değil, uzlaşmayı amaçlayan bir yerde mümkündür. Farklı olanların, birbirine benzemesi gerekmeyenlerin, ayrı ayrı düşünenlerin, kendi farklılıklarını ilan edenlerin, tasarımsal çeşitlenmelerin yanyana olmasını doğal kabul edenler Türkiye'deki kadar küçük bir azınlıksa, orada bozulma korkusu üretiliyordur. Kentler, toplumsal doku, kültür, ulusal bütünlük, mimarlık, akla daha ne geliyorsa, hepsi bozuluyor diye korkulur. Zaten bu ülkede çeşitlenmenin öteki adı bozulmadır. Kısacası, çeşit istemeyenler çeşitlilik yaratamazlar. !

BU YAZIYI PAYLAŞ
  • Facebook
  • friendFeed
  • delicious
  • twitter
  • diggIt
  • Myspace
ARKADAŞIMA GÖNDER
Gönderilecek
E-posta
BU YAZIYA YORUM YAZ
Yorum
İsim
E-posta
SPONSORLAR

YENİ MİMAR BÜLTEN

Yorumlar ve haberler hakkında e-posta almak için bültenimize kayıt olun.

YENİ MİMAR GAZETE

Yeni Mimar, mimarlık ve kent meselelerine eleştirel ve yeni bir bakış açısıyla eğilen aylık bir gazetedir. Bunu yaparken gündemdeki konuları, farklı disiplinlerden uzmanlara yönelttiği çetrefil sorulara onların verdiği gözü pek cevaplarla sunar.

GMTR'DE BU AY

Dünyanın Sonu Geldi (mi?)

Tassos Kotzanastassis

Dubai'nin hızlı gelişiminde en önemli rolü üstlenen Dubai World, borçlarının ertelenmesini istedi.


www.gmtr.com.tr